Çarşamba, Nisan 30, 2008 - mu oyun havası
bu vesileyle gülümseyen herkesten bir parça tiksindiğimi anlatmalıydım ona... sedyenin üstünde gülümsüyordu, sedyenin tekerlekleri gıcırdarken gülümsüyordu, yada fayanslarda kayarken yıldızlar ve kusmukları midesi yıkananların... 90 tane yutmuş dediler, gülümseyerek geliyordu... kim olduğunu bilmiyorum, arkadaşımın arkadaşı... 90 hapın gramajını düşündüm, yada hayır şimdi düşünüyorum. sevgilisi yüzünden intihar eden ve sedye üzerinde gülümseyen, midesine kakılan boruya rağmen gülümseyen, gülümserken dişleri görünen - tamamı düzgün dişler, çekilir gibi değil - herkesten bir parça tiksindiğimi söylemeliydim bu vesileyle... düzeltme: gülümserken dişleri görünenler değil, düzgün dişleri görünenler.. düzgün dişlerde iticilik vardır... bu vesileyle...
|
|
Bağlantı
|
Cuma, Nisan 25, 2008 - hmmmlayın beni
seçenek, seçenekler... seçeceğin şeyler... seçmen gerekenler yada gerekmeyenler yada bunun dışındaki herşey... bu kez kendim için en iyi olanı seçmedim... bunun bize faydası dokunabilirdi. evlilikten, evet evlilikten, basbaya evlilikten, işlenmiş altın kelepçelerden, kalıp çarpı kalıp kere kalıplardan, sorumluluk, zorunluluk, kötü olan birçok şey... hatta çocuk... sorumsuz babasından hayatı boyunca nefret edecek bir çocuk... bunlardan bahsediyorum, körlemesine ortasına dalmış olabilirdim. karşımdaki, karşımda duran, tüm varlığıyla, parlaklığıyla dünyanın, evrenin ve o boşlukta dolanan herşeyin önünde duran biri... gülümsemesi tanrıyı ve tanrıları yutan biri... teni bildiğim ve bilmediğim herşeyden güzel kokan, kokusuna bağımlı olduğum - tıpkı bir zamanlar annemin olduğu gibi - evet, tipik öedipus - o kadın için... onu mutsuz edecektim, en büyük pişmanlığı olacaktım... babam anneme ne yapmışsa, ve her ikisi bunun karşılığında her ne çektilerse... neyse ki o benden sağlıklı düşünüyor, benden daha olgun ve... maalesef onun için uygun bir eş değilmişim... her neyse... o halde, evet, bir süreçten bahsediyoruz... iki nokta arasında varolmaya yazgılanmış bir ilişki(?)... kabul edemem dedim... bir boka yaramayan dilimin tüm kıvrımlarını bunu anlayamadığımı anlatmak için kullandım... dün müydü, hayır, bir önceki gün... bitti dedim... biter... az önce saydığım tüm kötü şeylere gözü kapalı atlayabileceğim birine... hazır değilmiş, hazır değildim... ertelenmiş bir karanlığın önünde duruyorum şimdi ve o dahil herkes güneşten faydalanmamı bekliyor... aslında kimsenin bir boktan haberi yok, hiçbir arkadaşım yada tanıdığım burayı okumaya tenezzül etmez. ikimiz yaşıyorduk bunu, ikimiz yaşıyoruz... kendimi bu geçmiş zamanlı anlatımlara hazırlamalıyım... bir ay + birkaç gün sonra tekrar bitti diyeceğim... ve hayatımın en boktan yazlarından birini geçireceğim... neden? anlamam uzun sürdü, anlatmam günlerimi alır. onu seviyorum, beni sevdiğini söylüyor. yine gelecek yok ve biz... süreç? evet... ah birazcık yansıtabilsem... ama hayır bu güneşten yararlanmam gerekiyor... bakın, bana bak... emin değilim... emin değil... kapladığım yer benden önemli olabilir. yerime bir başkası geçtiğinde bir önemim kalmayabilir. bu durumda, ah bunu bilse de itiraf edebilse... yalnız kalmaya mahkum olurdu. benim "ben" duygum diğer tüm duygulara baskındır. hiç öyle bakmayın... bakın bunu bu kez gerçekten yazmak zorundayım... kimsenin bilmediği birşeyi kimseye anlatamam. aslında anlatma ihtiyacı da duymuyorum. sadece... bir gün... gitmek zorunda kalırsam... bir iki kişinin aklında bulunsun... beni bağlayan, burada, buralarda tutan tek şey o... aile - hayır... arkadaşlar.... maalesef... okul - artık öğrenci değilim... herhangi başka birşey... yok yok yok... bir sene önce, hayır daha altı ay önce yapacağım işler olduğunu düşünüyordum. iyi bir davulcu olacaktım, iyi bir grubum olacaktı. iyi müzik yapacaktık. öss için uğraşıp yeniden üniversiteli olacaktım. şimdi sadece... sadece? hiçbir şey... bakın bu yeni birşey değil... onunla geçen yıl ekim ayında tanıştım... kasımda sevgilimdi... aralıkta ayrıldık... bu yıl kasımda yine sevgilimdi... aralıkta, aynı gün, ayrılığımızı kutlayacakken yine ayrıldık. bu ikinciden kimsenin haberi olmadı. gizliydi, heyecanlıydı... ve sonra sanırım bir üçüncü oldu sömestr tatili dönüşünde... yine kimsenin haberi yok.. buraya bile birşeyler yazmadım... ve şimdi bitecek... bitmek zorundaymış... bitmek zorunda... peki başka sorunum yok mu? aileme dört yıldır yalan söylüyorum, bu dönem sonunda sevgili oğullarının mezun olmasını bekliyorlar... benimle gurur duyuyorlar... önümüzdeki yıl ne yapacağımı bilmiyorum... hiç gelir kaynağım olmayacak... eskiden en iyi arkadaşım olan, üniversiteye geldiğimde aramın bozulduğu bir arkadaşım şırnakta yaralandı... vücudunda bilmem kaç tane şarapnel parçası var, gözünde hasar varmış... ve ben onu arayamıyorum. önemsemem gerektiği kadar önemsemedim bile... bana bel bağlayan herkesi yarı yolda bıraktım... hiç istisna yok... ve kendimi de yarı yolda bırakmam gerekiyormuş gibi... yada öyle bir zaman geldi gelecek... daha bir sürü başka irili ufaklı sorun... ama yalnızca o var, onu düşünüyorum... varlığıyla dünyanın, evrenin önünde duran kadın.. gitmesi gereken, gitmesi gerektiğini düşünen... gitmesinden önce gitmemi sağlayan kadın... gülümsemesi... kokusu... bir seçenek yok... hiç seçenek yok... ne olduğumu anlaması için yada neyi sevdiğini anlaması için... hangisinin daha önemli olduğunu anlaması için: doldurduğum yer yada ben... herşey iyi bitse bile kalıp çarpı kalıp kere kötü olan bir sürü başka şey var... ben evlenemem... bir canlının sorumluluğunu üstlenemem... bir canlıya sebep olamam... en iyi yaptığım şey kaçmak... bu zamana kadar hep kaçtım... yine kaçacak mıyım? yine mi?
|
|
Bağlantı
|
Saturday, Nisan 19, 2008 -
beni dualite malzemesi yapma dedim. benim karşıtın kılma. bana o gözle bakma... bütünlük için buradayım... bir köpeğe taşıttım apışaramı, bir kedi uzanıyordu göğüslerimde... bir evdim tüm evcillere kendi bedenimle... bütünlük için oradaydım... parçalılıktan bahsediyorlar, bütünsüzlüğe gülüyorlar... parçalarını topluyorum arkalarından... bütünlük... evet...
|
|
Bağlantı
|
Perşembe, Nisan 10, 2008 - 1
muğlak ve gidici de olsa birliğe erişmiş birinin var mıdır söyleyecek birşeyi? ben bir miyim dedi... ey parçalı bütünlüğüm, ey çoklu birliğim... tüm parçalarımla sana aitim dedim... yine de beni boğabilecek bir deniz değil bu, ah, ama yakar tuzu gözlerimi... ve buruşur tenim, üzerimden yıllar geçmiş gibi... bir başka güneş için çok yaşlanmış olurum, arkama bakarak tüketirim kalan zamanımı... ama şimdi... bu çekip gideceğini söyleyen birlik... bu en güzel kapsayanım... benim en fırtınalı denizim... "an" var elimizde dedi... geçip gidiyor dedim... ne de hızlı geçiyor... kapat gözlerini dedi... tüm benliğimi kapattım... "yaralı bir parmak, apseli bir diş" gibi sızlıyordu... bu en uzun süren sessizlikti... ardından kopacak fırtına... o geleceğini söyleyen fırtına...
sinmiş kokuları alıp götürecek, sinik korkuları bileğiyle söven bir insanoğlunun
tastamam
|
|
Bağlantı
|
Çarşamba, Mart 5, 2008 - 4
çığlık atarken makine ve dünyanın en asık yüzü öf'lerken başucumda, uyanır uyanmaz uyutmayanlarımı yönlendiriyorum. yönlendirilmiş şeyler var, önlenmiş zaman ekleri, türetilemeyen bazı kelimeler, çekingen ekler ve tüm o yeşil düzenbazlar. ilk kez bir adım geri ve bir adım ileri durdum, aynı çizgide olmamak için tüm çizgilerin gerisinde oldum yada koşar adım ileri ve önündeyim. 3 - 4 ve 5'in. eski hikaye, ekşimiş duygular ve taşıdığı deniz kokusu ege ekspresinin bundan 2 yıl önce. makine çığlık atıyor, ben tüm eksiklerimi tamamlıyorum ve son noktada, iyi olan herşeye bir adım yakınken şöminelerde yakılıyor tüm rosebud'larım. hızlı devinim dedi, hmmm dedim. birkaç kişi daha hmmm dedi. kimseyi ilgilendirmeyen bir konuda vaaz veriliyordu genel merkezden. musluklardan dinlenebiliyordu, duş ahizelerinden, pis su giderlerinden, gelenlerin tüm gelirlerinden ve acının son tesir noktası kanlı basurlardan. şahitlerin hepsi bok olduğuna yemin etmişti " o kadar sarkmıştı ki, düşüyor sandım. boktan başka birşey olamazdı. ah tanrım!" bir makas kesiği kadar çabuk ve rengarenk yalıtım bantları kadar yapışkan birkaç şey içinde tırnaklarını kemirdi kemirgen. soru soran bakışlarıma umursamaz omuzlarını kaldırdı. bıyıklarını büktü ve serçe parmağının tırnağını düşürdü ağzından. nasırlarını da kemiriyor olmalıydı, tüm ölü derileri ve dökülecek tüylerini. sahne korkusu var dedim, tüm bu ölü zamanlarımın devinimini sağlayan. seninle çelişen bir korku bu" dedi. olabilir dedim. şuan herşey olabilir, bagetler düşmesin yeter... içselleştirmek dedim... içselleştirmek...
|
|
Bağlantı
|
Cuma, Şubat 15, 2008 - rüyada gördüğün kuşu hayra yor
artık gözlüklü olan biri için fazla lakaytsın dedi. kapıyı kapamadan içeri sızdı düşünceleri. o bereyi takınca feministlere benzemişsin. başka bir düşünce yüzünde kıllar olmalı diyordu. başka düşünceler vardı siyah bantlara tutunmuş. tutunmalısın diyordu, tutulmalısın. gözlüklerinden yansımalı öğle güneşi. sivilcenden fırlayan gerçeklik irini kör etti irisimi diye şarkıya başladı düşünceler. naber canım, özledimlere dönüştüler. ilk günde benimsemiştim gözlüğü, gözlüksüz aynalara bakamıyordum yada bakıyordum; on yıldır ilk kez gözlüğünü çıkarmış birine bakarmış gibi. yada dişleri düzgün sıralanmış olmayanların dişlerinin büyüsüne kapıldığım gibi. yamuk, kırılmış, büyük-küçük dişler. dişlerini düzeltmeye yönelik bu büyük tutkuyu asla affetmem. diş telleri, protez dişler ve sahteleşmiş gülümsemeler. güzellik şebekleri...
ısırılmış tırnağını yere tükürdü, koparılmış bacağıyla sırtını kaşıdı ve göğüs uçlarını gözlerine yapıştırdı. bir yoksul için fazla aç olduğunu söyledim, bir feminist için fazla gay olduğumu belirtti. erkekliğimin normalliğini ispat etme yöntemlerinden hiçbirini üzerinde kullanamazdım, bunlar için fazlasıyla erkekti ve dişiydi; katlanılması imkansız kaçınılmaz kıvrımlar. tutkularım için madde ötesinde bir yer olmalı; sert çikolatadan tırnaklar. yamuk dişlere hep hayrandım, elmaları ısırıp dakikalarca diş izlerime bakardım; kendi yamuk diş izlerime. narsistik bir olgu olabilirdi, dolgusuz dişlerime bu sevgim. bu tür kafiyelere yüklenecek kadar adileştim.
dudaklarında topuk nasırı vardı, ısırınca kanamıyordu ve dilinin ucunda topuk dikeni çıkmıştı. dişleri olması gereken yerde biten ayak tırnakları yıllardır kesilmemişe benziyordu. önce peynir yediğini düşünmüştüm. ... yıllarca bir ayakla sevişmişim. "fetişizmde son noktayı koymuşsun aga" dedi tuhaf bir arkadaşım. ondan tüm ayaklardan nefret ettiğim gibi nefret ettim. pardon, tüm ayaklardan değil...
orjinal adam zarar verdi bizlere
körlere hizmet vermiyoruz
ram'leri yükseltin ve kemiklerde iz bırakın
deride iz bırakın
yolları kapasın ayak izleriniz
yeni yağmış kara tükürün
psişikleri pudralayın
bana iyi bakın
tutkuları için kendi ötesinde bir yer olmalıydım, ondan aşağı kalır yanım yoktu
|
|
Bağlantı
|
Çarşamba, Şubat 6, 2008 - enter a uh
derinhocadan duymuştum sanırım, john frusciante denilen adam kafamdaki dinlemeliyim listesine yazılmış. diğerleri dinleme gereği duymadım, adını bir türlü ezberime alamadığım smile from the streets you hold denilen kaydı iki haftadır dinliyorum. rhcp'den sekiz yüz kat daha iyi, eğlencelik bir tarafı yok. kolunuza iğne saplamaya dair bir özentiye ittiği doğru olabilir, bilmiyorum, kim nereden biliyor ki? dinlediklerimin gazıyla dünya gözüyle river phoenix denen adamı da görmeye bir karar verdim. ben böyle böyle birşeyler öğrenen bir adamım. gecenin sonuna yolculuk'un içindende her an bir otto dix çıkabilecekmiş gibi. işte bu altıma işetir. tüylerinin yarısını dökmüş bir kedi, eldeyken uykuya dalınan bir makas yada içindeki alınıp kıymetsizleştirilmiş koli gibi. yıllar yılı burun karıştırmak burun deliklerini büyütüyormuş. kötü kayıtları sevmenin bir nedeni olmalı, kusursuzluğu arayanlardan bu yüzden hep nefret ettim. olduğu gibi kabul edin, yada siktir edin. yumuşatmaya, şekillendirmeye çalışmayın. bu dinlediğim en acı albümlerden biri. weiland bu kadar bireysel değil, başka birşey daha var. adını ansam şişirilmiş olduğunu düşüneceksiniz. çocukları ve simgeledikleri herşeyi ikiye bölün, çıkan sonucu alın götürün buralardan. ne demişti o adam, "14 temmuz milli bayramında sıçılan bir kilo boktan bile daha iğrenç..." doğduğum günde özel birşeyler olduğunu biliyordum, kıç deliğinden dışarı bir bakış atan bokun ilk düşüncelerini keşfetme yolunda önemli adımlar attım. içimden her an otto dix çıkabilecekmiş gibi. işte bu birilerini gerçekten korkutur; sağa sola anatomisi bozuk insanlar çizmeyi marifet sananları. yada tüm kuytulara sıçma dürtüsü ile odanın eşiğinden geçen şu lanet iki kedi. birine özellikle mal deniyor, diğerinde insanötesi özellikler gözlemliyorlar. kredim kesildiğinde ne ile geçineceğimi düşünmem gerekiyordu, yada midemdeki sıvı yağın fazlasından kurtulmanın yollarını. tüm kediler gibi yalamak istiyorum ayakparmaklarımı. pek sayın the o.ç.'de yanıt vermezse, herhangi birşey daha kesintiye uğrarsa tansaştaki, neydi o kelime, bandrol okuma cihazlarına tutacağım gözlerimi. bir fiyat biçin artık, ona göre poz takınayım. yedinci şarkıda john, hala eroinin etkisi altında. hala birşeylerin etkisi altındayım, tüm kusurlara gübre sıçratmak üzerine eşiğimden geçen biri bu adamı yetersiz bulduğunu söyledi. ben size onun kimi dinlediğini söyleyeyim. theodara bilmemne ne diye ustalığı hız sanan, metronom delisi bir gitarist. hız, olabildiğince hız. arkadaşlarımın arkasından böyle konuşmamalıyım, yüzlerine kusmak için geçmeliyim eşiklerinden. zira zaman zaman çok bencil, dediğinden birşey anlaşılmayan, göt adamın teki olduğumu öğrenebiliyorsam, öğretebilmem de gerekir. kaba kuvvete başvurabilmeyi çok istedim. kabakuvvet değil ağzının yüzünü dağıtmak, dağılmasını izlemek. densiz deniyor böylelerine, dobra, patavatsız. 14 mayıs milli bayramında gün yüzü görmüş tüm dışkılara, dışkı olduğunu hatırlatın. iyiliğiniz dokunur ucundan tüm uç vermişlere. tuvalete yetişmeliyim sanırım, zeytini yağlarken yine abarttım...
|
|
Bağlantı
|
Cuma, Ocak 25, 2008 - intihar edenin şarkısı
bir an daha şimdi. hep kesmekteler nedense asıldığım ipi. çok hazırdım yakınlarda ve sonsuzluğu neredeyse biraz duyar gibiydim bağırsaklarımda. kaşığı uzatıyorlar bana, bu bir kaşık hayatı. hayır istiyorum ve istemiyorum, bırakın, kusayım kendimi. biliyorum hayatın iyi olduğunu, dünyanın bir dolu tencere olduğunu biliyorum, ne var ki karışmıyor bir türlü kanıma, bana gelince, yalnız başıma vurmakta. hasta ediyor beni başkalarını beslerken; anlayın artık böylesini istemeyişimi. en aşağı bin yıl geçmeden, bozmamalıyım perhizimi. rilke başka birşey daha söylüyor, kütüphaneden kitap alıyor olmanın utancıyla yazıyorum... ... lambalar kekeliyorlar, habersiz; yoksa ışığımızla yalan mı söylemekteyiz? yoksa binlerce yıldan bu yana gece mi tek gerçeğimiz... rilke rilke'yle aramdaki fark yalnızca harflerin dizilimden kaynaklanmıyor... saat 00:43... yeni uyanmış bu adam, odasında ampülden ekrandan başka ışık kaynağı yok. sanırım dışarıda saat gece. lucy diamond'larıyla yukarıda ve türkçe tanrıları yıldırım gibi kınamalar yapmaktalar. benim generation der bir who şarkısı, bende diyorum, jenerasyonuma sıçayım... artık uyuşturuculara şarkı yazmıyorlar, yada ben duymuyorum. ben yalnızca lucy'im ile gökyüzünde elmas dişlemek istiyorum. o cam gözlerini elmasla çizmek istiyorum. o çizikten gençliğini emmek istiyorum. jimi'nin alnındaki bant; the boy with headband. artık birşeyler için şarkı yazılmıyor. hayatımın en büyük iyiliği yapıldı bana, ödünçte olsa yolda elime tutuşturuldu. (ray charles o şarkıyı yolda'yı okuduktan sonra yaptım deseydi - belki demiştir - metin şentürk için hissettiğim tüm tiksintiyi üzerine salardım. stevie wonder'i da anımsadım aniden) bitmemesi için okumuyorum. bittiği zaman kendi beat akımımı başlatacağım kendi içimde; akımın ilk kitabı türkiyede sazan avı olacak. sanırım bebop revaçtaymış o zamanlar, revaç yerine popüler mi demeliydim. her neyse. şimdi revaçta olan herşeye ........ miles davis'ten bahsediyordu kerouac, o adamın kind of blue diye güzel bir albümü var. o albümde blue in green diye bir şarkı var. yeşil içindeki mavi için beş bin farklı şey saçmalayabilirdim neyse ki oldukça geride kaldı o günler... çok geride... ben buralara yeni gelmiştim. bulunduğum her yere daha yeni gelmekteydim. hala geliyorum, karşılayan birilerini göremediğim için gelmeye devam ediyorum. kahvehanenin önünden laf atıyor biri; "hay gelişini s....." lucy'i Varda olarak değiştiriyorum, lucy diye birini tanımıyorum. yeri gelmişken; Varda sizi korusun ahmaklar! atom heart mother tüm saykodelik şarkıların üstünde... hepsinin... atom kalbiyle alev alev yanmakta... beatles'i diğerleri kadar sevmem... ben yaşayan bir adam olmak istiyorum, bu yüzden hiçbirşeyi saklamak istemiyorum. yine de, hepsinin özeti bu değil. mikserle 3 dakikada hazır tatlıları, kaşıkla 10 dakikada yapmada...
we should see the gates by mornin' we should be inside the evenin'
sun, sun, sun burn, burn, burn soon, soon, soon moon, moon, moon i will get you soon! soon! soon!
i am the lizard king i can do anything - (doors)
|
|
Bağlantı
|
Saturday, Ocak 12, 2008 - sömürgelere değgin tasım
kimse yazgıdan kaçamaz kimse DADA'dan kaçamz
............................................ Sizi yazgıdan yalnızca DADA kurtarabilir. ................. ...................................
Bana 943.50 Fr borçlusunuz
Artık sarhoşlar yok! Artık uçaklar yok! Artık erk yok! Artık idrar yolları yok! Artık bilmeceler yok!
|
|
Bağlantı
|
Salı, Temmuz 10, 2007 - bee
b
i
t
c
h
c
r
a
f
t
|
|
Bağlantı
|
|
na
yes, i believe
|